Özge Borak: Bizim insanımızı ağlatmak, güldürmekten daha kolay


Ciddili ama bir o kadar eğlenceli, mesafeli ama bir o kadar samimi ve içten, çok güçlü bir derinliği var ama bir o kadar iç dünyasında duygusal… Hit olan projelerde canlandırdığı karakterlerin izleyici ile bütünleşmesini sağlayabilmiş bir isim ile, Özge Borak ile buluştuk bu hafta…

Esasen kendi dünyasının halktaki karşılığına zıt bir karakter dersek yanlış olmaz. Ulaşılmaz olmayı, halktan uzaklaştıkça değer kazanma düşüncesini benimsemeden yaşamayı beslenme kaynağı olarak gördüğünü anlatıyor. Evimin musluğunu da tamir edebilirim, mutfak sanatımı da konuşturabilirim diyor. İnsan güzel ve başarılı olup, kendi değerini güzelliği ve başarısından çok karakterinden alan bir kadın bulunca ister istemez keyifle dalıyor sohbete. Yalnız her şey güllük gülistanlık olmadı tabi 🙂 Sorularla sıkıştırmaya çalışırsanız, kendi sahasından hızlı paslarla birden sizin kalenize golü atabilir. İstediğiniz cevabı almak için sorduğunuz sorulara kesinlikle beklediğiniz cevapları vermiyor. Bugüne kadar aldığımız konuklar içerisinde cevapları ile sorgulatan, daha çok merak uyandıran pek az kişi olmuştu.

Hadi o halde,

Özge Borak’ı bir de burada tanıyalım.

İşte satır başları;

“HALKTAN BESLENMEYİ, HALKIN İÇİNDE OLMAYI SEVİYORUM”

Ferit Ömeroğlu: Tanınır olmanın size kattıkları veya götürdüklerinin yanında, tanınır olmanızın insanların algıları üzerine de empati kurduğunuzu düşünüyorum. Şayet böyleyse, bize hem Özge Borak gibi bir marka olup hem de “herkes gibi olabilme” tevazusunu nasıl dengede tutabildiğinizi açıklar mısınız?

Özge Borak: Çünkü bu şekilde olmalı. Ben genellikle kendini soyutlayan, halktan uzak tutan, ulaşılmaz oldukça marka değeri artar düşüncesini yaşayan birisi değilim. Böyle olan kişilere de saygım var elbette, olanları da eleştirmiyorum. Sadece ben halktan beslenmeyi, halkın içinde olmayı seviyorum. Sokakta birisi ile karşılaşınca oyunla ilgili sohbet etmekten, düşüncelerini almaktan çok keyif alıyorum.

Tiyatrodan sinemaya gelen oyunculara hangisi daha iyi diye sorduğumuzda genelde tiyatro diyorlar. Siz hangisini tercih edersiniz ve neden?

Her ikisi de diyebilirim. İkisi de farklı duygular ve heyecanlar barındırıyor. Tiyatroda canlı izleyiciye karşı bir heyecan var. Yapabilecek miyiz, olacak mı, bir hata yapar mıyız gibi heyecanlar oluyor. Sinemanın ise dinamikleri farklı. Çekim süreci, izlenmesi gibi farklı heyecanlar yaşıyorsun. Ama illa ki birisini seçmem gerekiyorsa tiyatro derim. Onun duygusu bende başka çünkü.

Projelerinizin mutlaka maddi ve manevi kazancı oluyor. Ama bunlardan bağımsız olarak yapmak istediğiniz, kafanızda tasarladığınız, zaman zaman kafanızda canlandırdığınız bir idealize projeniz var mı?

Hem oyuncu olduğum, hem de senaryosunu yazamasam bile en azından hikâyesini yazdığım bir film hayalim var. Zor bir iş ama inşallah olur. Bakalım (Tebessüm)

“KÖTÜ HİSSETTİĞİM ZAMANLARDA EVDE DURMAMAYA, YALNIZ KALMAMAYA DİKKAT EDERİM”

Genelde herkese başarı hikâyeleri soruluyor. Fakat ben başarısızlığınızı paylaşmanızı rica edeceğim. Başarısızlık hikâyeniz var mı? Ya da “rezil oldum yahu, hatta eve gittiğimde hüngür hüngür ağlamış, her şeyi bırakmayı düşünmüştüm” dediğiniz bir anınız oldu mu?

Öyle rezil oldum, bittim, mesleği bırakacağım noktasına gelmedim. Ama elbette başarısız olduğum zamanlar oldu. Hata yaptığım zamanlar oldu. O zamanlarda da moralim bozuk oluyor.

Peki, moraliniz bozuk olduğunda nasıl toparlarsınız kendinizi? İşinizi nasıl etkiliyor bu durum?

Kendimi dışarı atarım. O tür başarısızlıklarda, moralim bozulduğunda, kötü hissettiğim zamanlarda evde durmamaya, yalnız kalmamaya dikkat ederim. Kimleri evde durmak, dışa kapanmak ister ama benim için tam aksi. İşimi etkileme sorunla ilgili; en zor şeylerden birisi de bu durumdayken işinizi yapmanız ve oyun oynamanız. Moraliniz bozukken oyun oynamak çok zor oluyor.

“NE ŞANSLIYIM Kİ MESLEĞİMİN İŞİNİ YAPIYORUM“

Hayatta sevdiği işi yapanın bir gün bile çalışmadığı özdeyişi aklıma geldi de… Siz sevgiyi, işi ile harmanlayabilmiş ve bunu izleyicisine aktarabilmiş bir oyuncusunuz. Siz de benim gibi düşünüyorsanız bugüne kadar hiç çalışmadınız demektir. Bu da hiçbir zaman emekli olmayacağınız anlamına gelir mi? (Tebessüm)

Emekli olmak istediğimi de nereden çıkardın? (Gülüyor) Sonuna kadar bu işi yapmak, tiyatroda yer almak istiyorum. Bundan besleniyorum. Ne şanslıyım ki mesleğimin işini yapıyorum.

Buradan mesleği oyuncu olmayan ama bu sektörde olanlara bir gönderme çıkarabilir miyiz? (gülüyor)

Hayır tabi ki. Onlara da saygı duyuyorum. Benim kastettiğim okuduğum bölümün ve alanımın işimle aynı olmasının bana verdiği bir şans. Bugünlere gelmemde bunun etkili olduğunu düşünüyorum fakat bunun aksine genelde herkes bu lükse sahip olmuyor.

“ÇÜNKÜ BÖÖ…”

Aktarıcı olmak, sizin gibi kıymetli isimlerin düşünce dünyalarından dökülenleri insanlara ulaştırma heyecanı sanırım bizim işin en ideal noktası. Kulaklığımda “here comes the rain again” şarkı sözleri… Öncesi ve sonrası yok sorunun. Neresinden alır, neresine çevirir, neresinde bırakırsanız kabulümüz. Sorum şu: “Neden?”

Çünkü böö…

Ne demek peki “çünkü böö”. Bu kadar mı?

Nedensiz yani, hiçbir sebebi yok öylesine yaptım der gibi. Neden soruna böyle cevap vermek istiyorum. Hayatta her şeyin cevabı yoktur, bazen soru işaretleri ile biter bazı konular. Her zaman bir nedeni yoktur.

“ÖZÜNÜN SEVGİSİZLİĞE DAYANDIĞI BİRÇOK ŞİDDET İÇERİKLİ OLAY YAŞANIRKEN BÖYLE BİR OKUL KURULMALI BENCE”

Sosyolojik problemler, kutuplaşmalar, şiddetler, kadına bakış ve türlü çeşit gündemler… Hiçbirine girmeden: Üniversitelerde önümüzdeki dönem ” Sevgi Meslek Yüksek Okulu” açılsa ve sosyolojik problemlerin çözümünün sevgiden geçtiği, sevginin de üniversitelerde verilebilecek bir ders olduğu ile ilgili oy birliği ile yasa çıksa… Yetkiyi de size verseler… Bu okula müdür kimi atardınız? (Yaşayan veya yaşamını yitiren, yerli veya yabancı dilediğiniz ismi paylaşabilirsiniz)

Evvela böyle bir okul kurulursa ilk destekçilerinden biri ben olurum. Çünkü benim barış anlayışım biraz ütopik kalabilir ama konuşarak ve sevgiyle her şeyin çözülebileceğini inananlardanım. O yüzden böyle bir okul lütfen kurulsun ve okul müdürünün de geçtiğimiz ay yeni kaybettiğimiz ama yaşarken hayatının odak noktası sevgi ve pozitiflik olan, büyüğüm, değerli oyuncu Candan Sabuncu olmasını isterdim. Özünün sevgisizliğe dayandığı birçok şiddet içerikli olay yaşanırken böyle bir okul kurulmalı bence.

Oyunculukta ‘sürdürülebilir’ olmanın zor olgu olduğunu kabul edersek, Özge Borak bu olgu içerisinde hatırı sayılır bir marka değerine sahip diyebiliriz. Neyi iyi yaptınız bugüne kadar? İlave soru: neyi daha iyi yaparak bu marka değerini daha ileriye taşıyabileceğinizi düşünüyorsunuz?

Mesleki anlamda çok uçlarda yaşamayı sevmiyorum. Bir yerlere aşama-aşama, kademe-kademe gelinmesi gerektiğine inanıyorum. Çok ilginçtir ilk defa burada söylüyorum. Yeni yeni ünlü olmaya başladığım zamanlarda çok iyi bir reklam filmi teklifi almıştım ama kabul etmedim.

Pişman mısınız peki?

Hayır, hala o gün yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum.

“JACK NİCHOLSON, ANTHONY HOPKİNS’LE KARŞILIKLI OYNAMAK İSTERDİM”

Bir film yapacaksınız. Yerli ya da yabancı istediğiniz isimleri seçebilirsiniz. Türü ne olurdu? Yönetmeni kim olurdu? Hangi oyuncu ile birlikte rol olmak isterdiniz? Ve sonu iyi mi kötü mü yoksa hayat gibi dramatik mi biterdi?

Gerilim filmlerini seviyorum. İyi bir gerilim filmi çekmek isterdim. Tabii ki çok değerli Türk yönetmenler ve oyuncu arkadaşlarım var, birinden birini eksik söylemek istemem. O sebeple bu soruya cevabım; Steven Spielberg, yaşasaydı Stanley Kubrick veya David Lynch çeksin isterdim. Jack Nicholson, Anthony Hopkins’le karşılıklı oynamak isterdim. Oh ne güzel hayal. Çok sevdim… (gülüyor)

“BİZİM İNSANIMIZI AĞLATMAK, GÜLDÜRMEKTEN DAHA KOLAY”

Komedi aslında oldukça zor bir alan. Çünkü birilerini güldürmen ama aynı zamanda da incitmemen gerekiyor. Mesela bir şişman şakası yaparsanız alınan insanlar olabilir ki bu neredeyse her sahnedeki şaka için geçerli olabiliyor. Bunlar zaten yeterince zorlaştırırken bir de mizahın çeşitli şekillerde kısıtlanması var. Birçok komedi yapımında rol almış birisi olarak bu olaylar ışığında komedi yapmak nasıl bir şey? Ne kadar zor?

Evet. Komedi yapmak drama yapmaktan daha zordur. Çünkü insanları, özellikleri bizim insanımızı ağlatmak, güldürmekten daha kolay. Ama özellikle çocuk oyunları çok daha zor oluyor. Çünkü çocukların dikkati çok çabuk dağılıyor. Onları her an zinde tutmak, her an konsantrasyonlarını koruman gerekiyor. Birden salonda birbirleri ile konuşmaya, konuyu dağıtmaya başlıyorlar. Komedi zor, çocuk oyunlarında daha da zor.

Türk sineması son yıllarda bazı iyi yapımlar çıkarsa da hala istediği noktaya ulaşabilmiş değil gibi. Para odaklı yapımcılardan, eğitimsiz, sadece bir yerlerde ünlenip sinemaya giren oyunculardan tutun da sinemanın teknik kısmını bile beceremeyen ekiplere kadar birçok sorun görüyoruz. Sizce esas eksiklik nerede? Türk sineması istediği o atılımı nasıl yapabilir?

Eskiden çok daha az film oynuyordu. Şimdi çok daha fazla film çıkıyor. Bu da rekabeti arttırıyor aslında. Rekabet de kaliteyi arttırır. Bazı insanlar çok geliştiğini bazıları ise daha kalitesizleştiğini düşünüyor. Aslında geçmişe nazaran çok daha büyük yatırımlar yapılıyor sinemaya. Ve çok fazla ürün çıkıyor. Bunun sonucunda da pek çok kalitesiz iş de çıkıyor elbette. Ama bir o kadar kaliteli olan güzel işler de var. Bu biraz neresinden baktığınızla alakalı aslında.

“MESLEĞİMİ YAPARKEN TACİZ VB. DURUMLAR YAŞAMADIM”

Mevcut modern topluma ulaştığımızı düşünsek de aslında hala cinsiyet eşitliğini sağlayabilmiş değiliz. Pek çok kadın farklı iş alanlarında çeşitli ayrımlar ve zorluklar ile karşılaşıyor. Sinema dünyasında belki de bunların aşıldığını düşünüyorduk ama Hollywood’da son yıllarda çıkan skandallardan haberdarsınızdır. Siz iş hayatınızda bu tür bir şeyle karşılaştınız mı? Bu tür ayrımlar ve daha fazlası bu sektörde ne kadar var?

Evet böyle şeyler var maalesef bu sektörde. Bu dünyada da böyle, sadece Türkiye’ye özgü değil. Ben şahsen yaşamadım. Ama yaşayanlar var elbette. Üstü kapalı laflarla sözlü taciz gibi durumlar olduğu gibi, daha farklı şeyler de oluyor. Keşke yaşanmasa…

QUİZ Bölümü

Çok zevk alarak izlediğiniz film ya da okuduğunuz kitap neydi?

Çok var. Aklıma ilk gelen Black filmi. Türkiye’de de çekildi sanırım ama orijinalinin muazzam bir film olduğunu düşünüyorum. Kitap ise, hâlihazırda okuduğum “Psikopati” kitabı diyebilirim. Gerilimli şeyleri seviyorum (Gülüyor)

Sizi en çok etkileyen ünlü kişi?

Meryl Streep. Yaşam şekli dâhil her şeyde çok seviyorum kadını. Oyunculuğu zaten tartışma kabul etmez.

İlk defa girdiğiniz bir ortamda muhabbete hızlı giren taraf mısınız yoksa biraz sessiz kalıp insanları inceleyen taraf mı?

Muhabbete hızlı girerim.

Yapmaktan en çok keyif aldığınız hobiniz?

Dalış diyebilirim. Bir sürü şey var ama mesela hiç kimsenin bilmediği bir şey var. Ben filateristim aynı zamanda. 95-96 senesinden beri Atina’dan günümüze olimpiyat pulları koleksiyonum var. Ama en sevdiğim dalıştır her zaman.

Hangisini adrenalini daha çok yükseltiyor? Ekstrem sporları mı yoksa sahnede canlı performans mı?

İkisi de. İkisinde de eziyet çekerken mutlu olma gibi bir durum var. Ama birinde beğenecekler mi, olacak mı gibi kaygılarla çıkıyorsun sahneye. Diğerinde de yüreğim ağzımda bir durum var.

Özge Borak’ın en romantik cümlesi nasıl olurdu?

Gün batımıyla ilgili olurdu muhtemelen. Gün batımlarını çok severim.

Yaptığınız en çılgınca şey?

Kafes dalışı yaptım köpek balıkları ile. Ama güzel bir şeydi.

Yaşadığı en büyülü an nedir?

Bir şeyi ilk kez deneyimlediğim her an.

Hata olmasına rağmen tekrar yapardım dediği bir şey var mı?

Ben hatalardan ders alınması ve onlarla yaşanması gerektiğini düşünen birisiyim. Son raddeme gelene kadar tekrarladığım hatam alttan almak oluyor bence. Bu zaten bir sonraki hatayı kabul ediyorsun demek. Bu bir yandan da bir şeylerin iyi olması için çabaladığından oluyor.

En merak ettiği şey nedir?

Her şeyi merak ederim. Çok tuhaf bildiğim şeyler var. Her şeye açar bakarım hemen. Mesela çok bilinen bir şeyi bilmiyor olabilirim ama bunun şuraya nasıl bağlandığını merak ediyorsam, bulurum onu.

En büyük fobisi nedir?

Köpekbalığı fobim olduğu için kafesle dalış yaptım. Artık korkmuyorum.

Yapmaktan en nefret ettiği şey nedir?

Mecburen bulunman gereken ve ayrılamadığın bir mekânda olmak. Artık çok olmuyor. İnsan artık hayatını düzenliyor, değiştiriyor. Ben de artık olmak istemediğim yerlerde bulunmamaya çalışıyorum.

Türkiye dışında yaşayacak olsaydınız nerede yaşamak isterdiniz?

Deniz ya da okyanus, su gören herhangi bir yer olabilir. Mallorca olabilir, Sicilya olabilir ya da denize kıyısı olan herhangi bir kara parçası. O beni çok rahatlatıyor.

Hangisi?

*Yüzmek mi tüple dalmak mı?
İkisi de. İlla seçmem gerekiyorsa dalmak.

*Dram mı komedi mi?
İkisi de, ama seçmek gerekiyorsa dram.

*Et mi sebze mi?
İkisi de ama sebze.

*Al Pacino mu Robert De Niro mu?
Yine ikisi de. Ama illa seçeceksek Al Pacino.

*Gitmek mi kalmak mı?
Gitmek.

*Geleceği görebilmek mi geçmişi değiştirebilmek mi?
İkisi de değil. An’ı yaşamak. Geleceği görebilmek illa seçmem gerekiyorsa. Geçmiş olmuş bitmiş neden değiştireyim ki? Zaten ders aldıysan kendini değiştirirsin.

*Affeden mi affedilen mi?
İkisi de olabilir. Çünkü hata da yapıyoruz, hatalı kişiler de size gelebiliyor.

*Çok gezen mi çok okuyan mı?
Çok okuyarak çok gezen.

*70’ler mi 90’lar mı?
70’ler. Çünkü 90’ları gördüm.

*İnstagram mı Twitter mı?
İnstagram. Çünkü daha samimi olabildiğini düşünüyorum paylaştığınız görsellerle.

*Acı gerçekler mi tatlı yalanlar mı?
İkisi de ama gerçekten çok tatlı bir yalansa. İlla seçeceksem acı gerçekler.

Ben Burcu Çelik, 1991 Bodrum doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik mezunuyum. Eniyikadin.com için araştırmalar yapıp size en doğru bilgileri sunmaya çalışıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir