Zeynep Selvili Çarmıklı: Orhan Pamuk yazarsa ben yazar değilim,olmamalıyım da

Kendisini sorgulayabilen, eleştirebilen ama bir o kadar da içindeki mucizeyi keşfetmeye meyilli bireylerin çok yakından tanıdığı bir isimle buluştuk bu bölümde…

Kim mi?

Uzman Psikolog, “Pembe Fili Düşünme” kitabı yazarı, Öz – Şefkatli Farkındalık Eğitmeni Zeynep Selvili Çarmıklı!

100’e yakın konukla sohbet etme imkânım oldu bugüne kadar fakat kendimce düşündüren ve sorgulatanlar listesi yapsam Zeynep Hanım ilk sıralarda yer alır.

Ferit Ömeroğlu / ÖZEL HABER
f.omeroglu@eniyikadin.com

Hikâyesini, kendisini bir de bizimle dinleyin.

İşte sohbetimizden geriye kalanlar;


Ferit Ömeroğlu: Her şey bir yana… Web sitenize girip “hakkımda” kısmına baktım ve içerisinde kayboldum diyebilirim. Zihninizde aldığınız tahsili canlandırdığınızda sizinde kaybolduğunuz oldu mu ya da oluyor mu?

Zeynep Selvili Çarmıklı: Olmuyor. Kaybolmuyorum, hatta “ne kadar eksikler var,” “neden zamanımı daha verimli değerlendirmedim” gibi, eleştirel sesin eline sazı aldığı bir moda geçiyorum.

“Öz Şefkatli farkındalık programındaki ilk Türk eğitmenim”

Sorum şu olacak. Herkese sormak istediğim ama herkes için muhatap olabilecek bir soru değil sanırım. Neyi değiştirdi bugüne kadar Zeynep Hanım?

Kendimle olan ilişkim değişti. Kendimle olan ilişkim değişince gerçekten dünyayla olan ilişkim değişti ama bu bireysel boyutu. Daha kapsamlı bir cevap vermem gerekirse şunu söyleyebilirim. Öz Şefkat 2000’li senelerin başından beri yazılıp çizilen bir kavram Türkiye’de. Fakat uygulamasında bir boşluk vardı, ben o boşluğu doldurdum. Öz Şefkatli farkındalık programındaki ilk Türkiyeli eğitmenim, bunu değiştirdim diyebilirim.


Katıldığınız eğitimler, konferanslar, atolyeler… Her şeyden önce düşleriniz, kaleminiz, ufkunuz ve hayalleriniz… Siz yani…
Ee? Diyeceksiniz.
E si şu; Yaşamınızı zenginleştirmek adına kendi hikayenizi oldukça etkileyici yaşarken bir gün sabah uyanıyorsunuz ve ülke gündeminde toplumsal infial olmuş herhangi bir konu…
– Ne hissediyorsunuz?

Kaygı.

Nasıl gülebiliyorsunuz peki sonra?

Bir süre gülemem herhalde. Kaygı hissediyorum sonra da ne yapabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Kaygı harekete geçirici bir duygu benim için. Ben ne yapabilirim en ufak bir adım atabilecek olsam ne yapabilirim.

Değişime olan inancınız, toplumdaki şiddet,kutuplaşma vb sıkıntılarla azalıp, artıyor mu yoksa bu gelişmelerden bağımsız bir umut yaşatıyor musunuz içinizde?

Bağımsız bir umut taşımıyorum. Kesinlikle taşımıyorum. Sosyal varlıklarız, işbirlikçi varlıklarız insan türü olarak o yüzden çevremizden bağımsız, olan bitenden bağımsız bir duygu hissetmem mümkün değil, olan bitenden bağımsız düşünmem mümkün değil. Bağımsız olmayayım da zaten. Olan bitenle uyumlu olayım ki ne oluyor görebileyim ve ben bununla nasıl başa çıkabiliyorum diye adapte olayım. Darwin’in de söylediği gibi adapte olan canlılar hayatta kalır.

Yüzünüzdeki ahengin ‘tebessüm’ oluşu bir duygu mu, ruhunuzun iyi beslenmesi mi yoksa daha spesifik bir hikayenin sonucu mu? (merak)

Daha spesifik bir hikayenin sonucu. Aslında şu anda bilinçli olarak yaptığım bir şey gülümsemek ama eskiden neredeyse bir refleks gibiydi. Çünkü benim babam ben büyürken çok fazla sağlık sorunu yaşadı. Bu sene 90 yaşında. 60 yaşında baba olmuş o yüzden evde hep şöyle bir hava vardı “aman baban senin üzgün olduğunu anlamasın.” Yüzümdeki o sizin ahenk diye bahsettiğiniz gülümseme aslında çoğu zaman bir maskeydi. Hatta, doğru terapisti bulana kadar gezdiğim birçok terapist, hem de ilk seansta “sen hep güler misin” diye sordu. Halbuki hep bunun bir mutluluk göstergesi olduğunu düşünüyordum. Ama aslında çok da öyle değildi. Artık dikkat ediyorum. Yüzüme katı bir gülümseme yerleştiğini fark ettiğimde, diyorum Zeynep herhalde bir kaygın var ya da bir şeyleri göstermek istemiyorsun. Sonra bilinçli olarak biraz daha nötr bir yüz ifadesi buluyorum.

“ Bilgi aldatmacası da romantik anlamda aldatılma da yaşadım”

Hiç aldatıldınız mı? Bu bir arkadaşınız, dostunuz, iş ortağınız, yeni tanıştığınız biri yani herkes olabilir. 70’i aşkın konuk aldık bugüne kadar. İlk defa soruyorum sanırım bu soruyu… Duyguların ve hislerin dili olmaya adanmış birey görünce karşımda çok merak ettim.

Aldatıldınız mı?

Evet. Küçükken bir sokak köpeği elimi ısırmıştı. “Pis, pis!” diye ağlamıştım. Babam da “köpeklerin ağzı insanların ağzından daha temizdir” demişti. Ben bu bilgiyi yutmuşum. Geçen sene öğrendim ki meğer değilmiş. Meğer babam beni aldatmış. Ama bunu ben daha fazla korkmayayım diye yapmış. İlla her aldatma kötü niyetle mi olmalı? İyi niyetle aldatılmayan insan var mıdır acaba… Yok bence çünkü bazen aldatan aldattığının farkında bile değil. Ama tabii kötü niyetle de aldatıldım.

Yıprandınız mı? Nasıl aştınız bunu?

Tabii. Yıprandım da üzüldüm de daha sonra bir süre o yaşantının acısını başka yaşantılardan çıkardım. Zamanla ve kaçtığım duygularımı yaşamaya kendime izin vere vere…

Zeynep Selvili soruları genelde birinci çoğul şahıs ekleriyle bitiriyor. Soruların hedef okunu bu bölümde size çevirmek istiyorum.

Kendini nasıl güvende hissedersin?

Sevildiğimi hissettiğim insanlarla temasa geçerek, onların yanındayken kendimi güvende hissederim.

“Kendimi acımasızca eleştirdiğimde göğsümün üzerine kocaman bir fil oturuyor gibi hareketlerim kısıtlanıyor”

Kendini acımasızca eleştirdiğinde vücudunda neler oluyor?

Midem büzüşüyor. Göğsümün üzerine kocaman bir fil oturuyor. Esneyemiyorum. Kısıtlanmış gibi hissediyorum ve kapanıyorum. Kamburlaşıyorum. Kendimi koruma sistemim harekete geçtiği için herhalde.

Kendine şefkatle davranıyor musun? Evetse bu duygu hangi mekanizmaları devreye sokuyor?

Tabii ki. Eskiye oranla kendime şefkatle davrandığım zamanlar çok daha fazla. Duygu demeyeceğim çünkü şefkat bir duygu değil, bir tutum, hatta bir güdü. Duygusu farklı olabilir. Eşitsizliğin karşısında öfke olabilir, yasın karşısında üzüntü. Kendime şefkatle yaklaştığımızda devreye giren biz memelilerde var olan bakım verme ve yatıştırma sistemi.

Bir etkinlik yapalım sizinle ☺ 10 saniye boyunca bir şey düşünün ama istediğiniz her şey olabilir.. fakat asla pembe bir fili düşünmeyin..

Ne düşündünüz?

Muz, su ve pembe fil. Ama yalnızca pembe fil değil. Pembe fili düşünmemenin mümkün olmadığı sonucuna varmış araştırmacılar.

“Orhan Pamuk yazarsa ben yazar değilim, olmamalıyım da”

Bu noktada kitabı konuşmaya başladık sanırım. Yazarken yaşadığınız his ile, okurken yaşadığınız his arasındaki duygu değişimlerini soracağım…

Yazarken birbirine tezat birçok duygu ve düşünce deneyimledim. Bir gün “bu işte iyiyim” derken diğer bir gün de bu işi bence bıraksan hakkıyla yapanlara devretsen çok daha iyi olabilir toplumsal huzur için diye düşündüğüm zamanlar oldu. Bittikten sonra teslim ederken şu anda yapabileceğimin en iyisi bu diye düşündüm. Gönül rahatlığıyla teslim ettim. Basıldıktan sonra bir defa okumaya kalkıştım kötü geldi, okuyamadım. “O zaman yapabileceğimin en iyisi buymuş” deyip bıraktım. Birçok yazara oluyormuş meğer. Yazdıklarını beğenmiyorlarmış. Hoş, ben yazar değilim, ben psikoloğum. “Yazar” sıfatını ben edebiyatçılara ayırıyorum. Edebiyatçılara layık görüyorum. Bu benim tercihim. Ben bilgi aktarıyorum. Ben eğitmen sıfatında olabilirim, psikolog sıfatında olabilirim ama yazar sıfatı taşıyabilmem için henüz çok ağır. Çok yüklü. Orhan Pamuk yazarsa ben yazar değilim, olmamalıyım da. Her yazan yazar olamaz, bu bir sanat dalı ve o sanat dalını hakkıyla yapan insanlara yazar denmeli diye düşünüyorum.

“Türkiye’deki okuma oranı bu seviyedeyken, herkesin anlayabileceği bir dille yazmak benim hedefimdi o yüzden o eleştiriler benim için negatif değil”

Kim bilir ne mesajlar gelmiştir. Ne hikayelere dokunmuş, keskin virajlı hayatların dönüm noktası olmuştur kim bilir.. Paylaşabileceğiniz, size gelen mesajlar içerisinde bu kitaba dair aldığınız spesifik bir dönüş alabilir miyiz sizden?

İyisiyle kötüsüyle çok mesaj aldım, evet. Zannedersem bir algı var, psikologların hayatlarının mükemmel olduğuna dair. Bir psikolog çıkıp panik bozukluğundan, mutsuzluğundan bahsedince bu sanırım bir grup insanın hoşuna gitti, ilgisini çekti. Aldığım eleştirileriyse tek bir başlık altında toplayabilirim. O grup da “çok basit bir dille yazılmış, ilkokul çocuğuna anlatılır gibi yazılmış” diyenler. Türkiye’deki okuma oranı böyle düşük bir seviyedeyken, herkesin anlayabileceği bir dille yazmak benim hedefimdi o yüzden o eleştiriler benim için cesaret kırıcı değil. Demek ki amacıma ulaştım diye düşünüyorum.

Ön yargılar liginde hatırı sayılır puanları olan sosyoloji olduğumuzu düşünürsek, “pembe fili düşünme” kitabına karşı ön yargı taşıyanlar varsa ve onlara dokunabilmek için tek atış şansımız bu soruya vereceğiniz cevap olsa, ne söylemek istersiniz?

Bir önceki soruya cevap olarak dediklerimi demek isterdim. Ama “dili basitti” ön yargı değil, çünkü belli ki bunu diyen kitabı okumuş, okuduktan sonra bir söz hakkı var, başım üstüne. Ön yargı, kitabın kapağını görüp, ismini görüp, içeriğine üstünkörü bakıp bir yorumda bulunmak.

İkinci kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?

Evet. Yazıyorum. Ben anlattığım şekilde anlatmaktan vazgeçmeyeceğim. Zaten bu kitabın dilini yalın bulanlar büyük ihtimalle başka kitapları okuyabilecek, erişebilecek insanlar. Benim hedef kitlem onlar değil. Yanlış anlaşılmasın, o kitle son derece değerli. Ama onlar zaten diğer, terminolojinin ve dilin daha ağır olduğu o kitaplara erişebiliyor ve o kitaplardan belli ki zevk alıyorlar. Ben erişemeyenler için bir şeyler yazmak istiyorum. O yüzden de dilimi değiştirmek istemiyorum.

Pembe Fili Düşünme kitabının “En Çok Satanlar” arasında başı çekmesinin nedenini paylaşır mısınız? Yazarı siz değilmişsiniz duygusuyla paylaşın lütfen… Sizce?

Okuyanın beğenip tavsiye etmesi. Ama tabii birçok nedeni vardır. Sorsanız bazısı kitabın kapağı diyecek belki. Bazısı başka birinde görüp merak ettiğim için aldım diyecek, bazısı alacak hiçbir şeyim yoktu bunu aldım, bazısı psikoloğum önerdiği için aldım diyecek. Çeşit çeşit…

Ekibimizden gelen sorular var.

Sorum şöyle kitabınızda yurtdışındaki okulunuzu bir sene dondurup Türkiye’ye geldiğinizden bahsetmiştiniz. Peki bir seneyi hayatınızda bir kazanç olarak mı görüyorsunuz yoksa sizin için bir kayıp mı?

Şu anda dönüp baktığımda kayıp olarak görmüyorum ama o zamanlar, sıcağı sıcağınayken olaylar görüyordum, “Zaman kaybettim boşu boşuna gittim” diyordum. Ama şu an dönüp baktığımda gerekliydi o dönüşü yapmam. Kendimi çok zorluyordum. Evden çıkamıyordum.

Bizi biz yapan dinamikler, kültürleri çözmüşsünüzdür. Nasıl çözdünüz toplumun dinamiklerini?

18 yaşına kadar Türkiye’de yaşadım, sosyolojik perspektiften yazılmış bir kitap değil. İnsan her yerde insan. Bir yerde kültürler bulanıklaşabiliyor. Ama başka bir konuyla ilgili belli bir kitap yazıyor olsaydım, daha bocalayabilirdim ve bu yorumlar gelmezdi diye düşünüyorum. Kültürü tabii ki “çözmüş” sayılmam. Ama şunu söyleyebilirim Amerika’dan ilk geldiğim sene bir kitap yazsaydım çok daha farklı bir kitap olurdu. Belki başka dillere çevrildiğinde çok daha fazla okuru olabilecek ama Türkiye’ye çok yabancı bir kitap olabilirdi. Şu haliyle bile yabancı. İlk panik atağımı Miami’de geçirdiğimden, New York’da gördüğüm danışanlardan bahsediyorum. Aslında baktığınızda kitap hep Amerika’da geçiyor gibi. O yüzden ilk döndüğüm sene yazsaydım çok daha batılı olabilirdi. Daha Amerika’dan yeni gelmiştim daha psikoloji terimlerinin Türkçelerini bile bilmiyordum.

“Ah Zeynep ne yaptın!?” TEDx konuşmalarınızda annenizle yaşadığınız bu olaydan sonra içerisinde bulunduğunuz ve hata olarak gördüğünüz her durumda kafanızın içinde bu sözün tekrarlandığını söylemişsiniz, bunu nasıl durduramıyorsunuz?

Mümkün değil öyle bir şey, ancak bir müddet sonra o ses en dominant ses olmayabilir. Bıraksam eline alır bütün yönetimi ama pratik yapıyorum artık düzenli bir şekilde ve gerçekten günümün bir kısmını pratiklerime adıyorum. Bu sayede gün be gün daha farkında oluyorum. Bu ses de var, “Zeynep yapabilirsin” diyen ses de var.

Bu ses sizi daha da güçlendiriyor mu oksa daha dibe mi çekiyor?

Daha dibe çekiyor. Nasıl güçlendirebilir ki. Bir şey döküyorum mesela “ah Zeynep ne yaptın” elim ayağım dolanıyor o anda. Korkularının içine hapsoluyorsun. Güçlendirdiği bir zaman olmuyor. Bu demek değil ki eleştiri bir işe yaramıyor. Eleştiri tabii ki bir işe yarıyor ama bir yere kadar bir yerden sonra paralize etmeye başlıyor.

İnsan hariç hiçbir canlı acı çektiğinde kendi kendine kızmaz. Peki insan neden kendine kızar?

Kızabildiği için. Sembolik düşünebiliyor. Diğer canlılar neden kızamıyor kendine, çünkü insanlarla diğer canlıları ayıran en büyük özellik sembolik düşünebilme kabiliyeti. Sembolik düşünebilmek ne demek, geleceği düşünebilmek, geçmişle ilişki kurabilmek demek. Analiz edebilmek, kıyaslama yapabilmek demek.

Kitabınızın belli bir yaş skalası olduğunu düşünüyor musunuz?

Tanıştığım en küçük okurum 12 yaşında demek ki geniş bir skalası var. Bunları imza gününden, gelen e-maillerden aşağı yukarı söylüyorum. İmza günlerinden hareketle diyebilirim ki 25-45 yaş arası. Ben bu kitabın başarısını en küçük okurumun kaç yaşında olduğuna bakarak ölçüyorum. Geleceğimiz onlar. Önceleri okurun yaşı ne kadar büyükse o kadar başarılı diye düşünüyordum. İmza kuyruğumda daha fazla yetişkin görmek istiyordum. Ama şimdi genç görmek istiyorum. Ben 12 yaşında kendimi anlamama yardımcı olabilecek kitaplar okumuyordum. Okulda ne veriliyorsa, annem ne veriyorsa onu okuyordum.

Kitabınızda sorduğunuz bir soruyu ben size sormak istiyorum bana kendinden bahsetsene biraz dediğimde kendinden bahsederken hangi sıfatlardan yararlanırsın?

Endişeli, tez canlı, arkadaş canlısı.

Merhaba ben Deniz. 1991 İzmir doğumluyum ve psikoloji mezunuyum. Araştırma yapmayı ve yeni bilgiler öğrenmeyi çok severim. Part-time olarak da faydalı olabilecek bilgileri yazıya dökerek sizlere aktarmaya çalışıyorum. Takipte kalın, bilgiyle dolun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir